Türkçe ve Türk yazısına yeterli önem verilmiyor !…

Türkçe ve Türk yazısına yeterli önem verilmiyor.

Günümüzde dilimize olduğu gibi yazımıza da yeterli özen gösterilmiyor.  Dilde ve yazıda verilebilecek en küçük bir taviz, millet varlığından verilmiş bir taviz olarak değerlendiriliyor.

Dilin en önemli görevi düşünüleni, görüleni tespit etmektir. Bu tespit (saptama) işleminin de en etkin ve kalıcı vasıtası yazıdır. Düşünülenin ve görülenin nesilden nesile aktarılması da yazının sonucudur.

Dil ve yazı birbirlerini bütünler. Yazı, dili ile gören, düşünen, anlayan insanın; gördüklerini, düşündüklerini, anladıklarını, hissettiklerini ve duygularını tespit eden, düzenleyen, değerlendiren, saklayan ve anlatan en etkin ve kalıcı vasıtadır. Dil hakkında ortaya konulan görüşlerin büyük bir kesimi yazı hakkında da geçerlidir.
Dilin bir varlık alanı olarak ortaya çıkması ve tarihi varlık alanına giren hemen hemen her olgunun sebebini teşkil etmesi yazı vasıtasıyla mümkündür. Çünkü dilin en önemli görevi düşünüleni, görüleni tespit etmektir. Bu tespit (saptama) işleminin de en etkin ve kalıcı vasıtası yazıdır. Düşünülenin ve görülenin nesilden nesile aktarılması da yazının sonucudur. İnsan elde ettiği bilgiyi ve deneyimi dilin bu tespit ve aktarma görevleriyle yerine getirmektedir. İnsan bu fonksiyonunun sonucunda “tarihsel bir varlık” olmaktadır. Aksi halde, her nesil kendi zamanı içinde kapanıp kalan, bilgisi, düşüncesi, deneyimleri kendisi ile başlayıp, kendisiyle sona eren insan yığınından öteye gidemeyecekti.
İnsan, yaratıldığı andan itibaren çevresiyle ilişkilerini çeşitli duyu organları ve bu organların imkânları ile sağlamaya çalışıyordu. Her ses, her hareket, her işaret insanın çevresiyle ilişki ve etkileşimlerinin zorunlu sonuçları olarak görülüyordu. Yazının bu ilişki ve etkileşimler içerisinde etkili ve kalıcı bir vasıta durumuna gelmesi için binlerce yılın geçmesi gerekiyordu. Bugün, insanlık tarihini olduğu kadar millet tarihimizi de bize ulaştıran bir çizginin çizilebilmesi, bir işaretin konulabilmesi, bir resmin yapılabilmesi için insanoğlunun binlerce yıl beklemesi ve dilinin gelişmesini izlemesi gerekmiştir.
Yazının bulunması ve kullanılması ile dil varlık alanı da gelişti ve genişledi. Düşüncelerin, anlayışların, hislerin ve inançların daha geniş alanlara, daha etkin ve kalıcı biçimde yayılması ve nesillere aktarılması mümkün oldu. Yüce buyrukların yazıya dönüşmesi, yazılı dinleri meydana getirdi. İnançlar dil yolu ile yayılırken, yazı bu inançların etkisinde kaldı. İnançların ulaşabildiği toplumlar, bu inançları ulaştıran yazı vasıtasını kabullendiler. İbrani dini,

İbranicenin ve İbrani yazısının yayılmasına, Hristiyanlık Latincenin ve Latin esasına bağlı yazının yayılmasına, nihayet İslamiyet de Arap yazısının yayılmasına büyük ölçüde etken oldular.
Dil varlık alanının, tarihi varlık alanının meydana gelmesindeki büyük payı, kültürün oluşması, yayılması, süreklilik kazanması konusunda da önemli rol oynamaktadır. Kültürün, yazı ile bir yandan geçmişe, diğer yandan geleceğe bağlanması yanında oluşması, güçlenmesi ve gelişmesi de yazı ile doğrudan ilgili görülüyor. Dünyada tespit edilen 2 bin 796 dilin varlığına rağmen, yazının ancak belirli dillerde bulunması ve 26 dil grubunun yazıları ile belirlenmesi, her dilin yazı düzeyine ulaşmadığını kanıtlayan örneklerdendir. Yazısı olmayan veya düşüncesini, duygularını, görgülerini, hislerini kendi yazısı ile anlatamayan, gelecek nesillere aktaramayan bir dil, tam olarak kendi varlık alanını meydana getirmemiş demektir. Bir dilin kendine özgü varlık alanı ise her şeyden önce hür ve bağımsız düşüncelerin, anlayışların, görgülerin, duyguların sonucudur. Yazının da tam ve doğru olarak dilin taşıyıcısı ve aktarıcısı olması, açıklanan bağımsız düşüncenin, hür bir ortamın yazısı olmasına bağlıdır.

Türk Dünyası ve Türk Alfabesi
Günümüzde Türk dil ve lehçelerinin başlı başına bir “dil ailesi” meydana getirdikleri ve bunların “Ana Türkçe” denen bir dilden türemiş bulunduğu bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Dünya üzerinde 250 milyon Türk bu ana dilden türeyen dil ve lehçeleri konuşmaktadır.
Ancak, bir kültür ve ülkü birliği olarak Türklüğün en önemli konusu olan “dil” bu önemini devam ettirmektedir. Bir kültür ve ülkü birliği olarak Türklüğün en önemli meselesi ise “Türk Alfabesi”nin, aynı dili ve lehçeleri konuşan bütün Türkler tarafından kullanılmasıdır. Bugün, Türkiye Cumhuriyetinin hür ve bağımsız çatısı altında yaşayan yetmiş milyon Türk, Türk alfabesini kullanmakta, düşüncelerini, görgülerini, duygularını, hislerini bu yazı ile anlatmakta ve gelecek nesillere aktarabilmektedir. Diğer coğrafyalarda yaşayanlar ise çok çeşitli yazılarla düşüncelerini açıklamaya çalışmaktadırlar. Bugün karşı karşıya kalınan durumun birçok sebebi vardır. Fakat en önemli sebebi, dilin ve yazının ancak bağımsız ve hür bir ortam içerisinde gerçek kaynağına dönebileceği, gerçek özünü bulabileceği ve düşüncelerini, duygularını ancak böyle bir ortam içinde kendisine en uygun gelen yazı ile açıklayabileceği dönemin ancak 1990’larda elde edilebilmiş olmasıdır.
Diline ve inançlarına sahip çıkmasını bilen bu büyük Türklük dünyası, Türk Alfabesinin kullanılmasını bir mesele olarak şuurlaştırmak durumundadır. Türklük dünyası üzerinde oynanan bütün oyunlar önce Türk dilini ve yazısını hedef almışlardır. Bugün durum değişik değildir. Ortak tek bir alfabenin “Türk Alfabesi”nin kullanılması, her şeyden önce bu fikirlerin varlığına, yayılmasına ve şuurlaştırılmasına bağlıdır. Bu fikirlerin yeri ise Cumhuriyet Türkiye’sidir. Türk aydınlarıdır.


Türkler, beşinci yüzyıldan beri türlü çağ ve bölgelerde, bağlı bulundukları inançlara ve girdikleri kültür çevrelerine göre farklı yazılar, farklı alfabeler kullanmışlardır. Orhon-Yenisey veya Koktürk (Göktürk) Alfabesi, Uygur Alfabesi, belirli bir kesim içinde Soğdi, Çin, Tibet, Nasturi, Mani, Brahmi gibi yazılar ve nihayet İslamiyetle birlikte Arap Alfabesi kullanılan yazılar olmuştur. Ancak, bunların hiçbiri Türkçenin ses yapısına uygun, dilin bütün özelliklerini ortaya çıkaran bir niteliğe ulaşmamıştır. Bütün bu alfabeler dilin özünün gelişmesine yardımcı olmadığı gibi, dili güçlendirecekleri yerde dilden kuvvet ve öz almışlardır. Bir başka bilimsel gözlem de, Türklerin kullandıkları bütün yazılarda, Türk dili o yazıyı geliştirirken en önemli ölçüde de kendine uydurmaya çalışmış ve bundan özünü etkileyen veya gelişmesini durduran sıkıntılara düşmüştür.
Orhun Kitabeleri

1928 Yılında Türk Yazı İnkılâbı ile kabul edilen Türk Alfabesi veya Türk yazısı ise, dilin bütün özelliklerini kapsayacak, Türk dilinin güçlü yapısını geliştirecek ve ses yapısına uygun bir yazı olarak ortaya çıkmıştır.
Bu yazının her şeyden önce Türk Milletinin bağımsızlığının, hürriyetinin ve Türk inkılâbının sonucu olduğu gözden uzak tutulmamalıdır. Daha önemlisi, bu yazı bir Millet Mücadelesinin sonucudur. Türk milleti, bu yazısı ile ben de varım diyebilmiştir.
Cumhuriyet Türkiye’sinde Türk diline ve yazısına sahibiyet, bu dili ve yazıyı korumak ve geliştirmek vatan topraklarını korumak ve savunmak kadar önemlidir. Çünkü bütün Türk dünyası ve Türk varlığı Türk dilinin birliğine ve bütünlüğüne bağlıdır. Dilde ve yazıda verilebilecek en küçük bir taviz, millet varlığından verilmiş bir tavizdir. Günümüzde dilimize olduğu gibi yazımızda yeterli özen gösterilmemektedir. Türkçenin ve Türk yazısının önemine yeterli yer verilmemektedir. Çeşitli sebeplerle caddelerde, meydanlarda, sokaklarda savunulabilir ne de açıklamaya çalıştığımız Türk kültürü, Türk dili ve yazısının önemiyle bağdaşabilir. Kültür bakımından, hiçbir ülke örnek alınamaz. Her ülkenin kendisine özgü bir kültürü vardır. Dili vardır. Yazısı vardır. Bunlara verdiği önem vardır. Kültürlerin birbirleriyle etkileşimleri ayrı bir konudur.
Ancak, Milli bir kültüre, milli bir dil ve yazıya, başka ülkelerin tutum ve davranışları örnek alınarak veya gösterilerek model alınamaz ve gösterilemez. Bu uygulamaların yarattığı görünmeyen meseleler hakkında Türkiye Cumhuriyeti’nin yönetimi ile, aydını ile halkı ile düşünmesi zamanı gelmiştir ve hatta geçmek üzeredir.

Bir cevap yazın